the return of the living dead...

tam bir geri dönüş oldu.

korku filmi sektörüne arkamı döneli 5-6 yıl olmuştur sanırım. piyasada korkuyu adam gibi işleyen film yok dediğimde etraftan gelen yorumlara ve tavsiyelere kulaklarımı kapadım. "aa bak sen şu filmi izlememişsin demekki, hele bi izle uyuyamayacaksın garanti.."  ...  "sana bi film adı söylicem, yaz bak bi kenara ; bunu izle sonra korkmazsan gel yüzüme tükür.".. yahu derdim korkmak değil arkadaşım. hani bi 50 yıl öncesinde yaşıyor olsaydım, teknolojinin bu kadar evrilmediği, korku öğelerinin bu kadar fabrikalaşmadığı dönemlerde, evet hayalgücümle korkuyu birleştirip filmin etkisinde kalabilirdim. ama bugün ulaşılamayacak hemen hiç bir şey kalmadığı için korkulacak pek bir şey de yok. hani belki umutlarım var. "ya ufolar gerçekse? ya bi gün bi uçan daire görürsem" gibi teknolojinin diğer gezegenler hakkında bana net cevaplar veremediği sorularım var. he olur da bir gün uçandaire görürsem ve o an elimde kameram yoksa onu görüntüleyemezsem diye ölümüne korkuyorum. evet bundan korkuyorum. bu yazıyı yazıyor olmamın sebebi de uçandairelerle dolu bir rüyadan yeni uyanmış olmam. saat şuan 12:42. yaklaşık yarım saat önce uçandaireleri videoya alıyordum rüyamda. bak bu güzel. bu pek bilinmeyen bi şey.

korku filmlerinin de bilinmeyene yönelmesi iyidir. beyaz elbise giymiş küçük kızlar heryerde var zaten niye korkiim onlardan. bizim apartmanda da var bi tane. bahçede görüyorum bazen ağzını ayırıp ağlıyo. o zaman tıpkı gore verbinski'nin filmlerindeki kıza benziyo. korkuyorum evet. ama ağlaması bitmicek diye korkuyorum. çok gıcık bi ses.

herneyse efenim. konu dağılmasın. düşündüm taşındım ben bu korku filmlerini bi türlü sevemiyorum. nedendir dedim. bu kadar önyargılı olmayalım atomu bile parçaladık dedim. başladım korku filmlerinin tarihini araştırmaya .efenim bu sektör 1900-1930 dönemi arasında hayatımıza giriyor. ve ilk korku filmleri sessiz.

korku filmi kategorisinde ilk dedemiz "le manoir du diable". türkçesi, "şeytanın şatosu". georges melies efendinin yönetmenliğini yaptığı film 1896'da gösterime giriyor. bu efendi, kendi korku filminde mephistopheles'i canlandırıyor. mephistopheles bir vampir ve aynı zamanda bir şeytan.


daha sonra 1900-1930 döneminde "dracula" , "hound of baskervilles" , "dr.jeckyll and mr hyde". "nosferatu" gibi sessiz korku filmleri karşımıza çıkıyor.

1930'lardan sonra "klasik kreasyonlar" kategorisinde vampirler,mumyalar,kurtadamlar ve canavarlarla sesli filmler çekilmeye başlıyor. "FRENKENSTEİN" bu dönemden günümüze kadar bir çok korku filminin ilham kaynağıdır mesela. hala biyolojik deneyler sonucu canavarlaşan insanların işlendiği korku filmleri mevcut. (bkz: "rec" ) ..Ve draculalar yerlerini çocuklarına bırakıyorlar. nedir efendim bu şudur; draculanın kızı: "dracula's daughter", frenkenstein'in oğlu: "son of frenkenstein" gibi babadan oğula geçen canavarlık örnekleriyle karşılaşıyoruz ki müthiş bir kapitalizm idolü olarak yine günümüz ekonomi-politiğine kadar işlevselliğini sanlı tutuyor bu sistem.

 

1940-1950'lerden itibaren yine devam filmleri tadında ilerliyor sektör. onun oğlu bunun kızıyla derken, devasa bir ırk doğuyor. artık mizah da korku filmlerinin içine karışıyor. bu on yılın ilk devam filmi, MUMYA nın devamı olarak çekilen  "the mummy's hand" oluyor.


1950-60 arasında artık bilim kurgu korku filmleri çağı başlıyor. The thing (from the another world) , ilk bilim kurgu-korku filmi. antarktik araştırma merkezinde vücudu tamamen buzlarla kaplı bir uzaylının bulunması ve buzların çözülmesiyle korkulu anların başlaması filmin konusu. (hemen bu filmi bulup izliyorum) uzaylılarla başlayıp uzaylılarla devam ediyor 50-60 yıllarının korku filmleri. THE THİNG'den sonra da "THE WAR OF THE WORLDS" korkutuyor insanı. işte ben bu yıllarda takılıp kaldım. korku filminin konusu bu olmalı bence , çok zevkli :) bilmediğin bir uzay hakkında atıp tutuyorsun :)

60'lardan itibaren sapık ve zombi filmlerimiz başlıyor. PSYCHO,tüm zamanların en iyi korku filmi olarak görülüyor. 60 yılında ABD de gösterime giren film, Alfred Hitchcock tarafından yönetilmiştir.





...ve başlıyoruz efsanevi zombilere.."night of the living dead"'le başlayan  "RETURN OF THE LİVİNG  DEAD" serisi... korku filmi serilerinin en babasıdır bence. korkutması açısından değil. başka bir büyüsü var bu sinirli zombilerin. Matrix'in bile üçüncüsünü izlerken, keşke birinci filmde kalsaydı, efsane olurdu demiştim. bu karayip korsanları veya yüzüklerin efendisi için de geçerliydi. birbirinin devamı üçlemeler bence ilk filmin orjinalliğini bozuyor. "return of the living dead" serisi karakterler bakımından birbirinin devamı değil. karakterler değişiyor ama konu aynı. ve bu insanı sıkmıyor. serinin değerini azaltmıyor, aksine daha zevkli hale getiriyor bence. hani bu, bir pilavı farklı çeşnilerle yemek ve hepsinden de zevk almak gibi birşey...







70'lerden 90'lara kadarki dönem için slasher ların doğuşu denebilir. seri katiller, "kasap"lar 70lerde boy göstermeye başlıyor. dünya düzeni çerçevesinde tam yerine oturamamış toplum düzeni, yaşama amacı unutturulmuş, toplumdan dışlanmış insanlar ve aynı anda tam tersi olarak müthiş bir düzenlilik söylemi...aynı zaman içinde aynı toplumlarda farklı uçların bir arada yaşamaya çalışma çabası ve ortaya çıkan sınıflar.. seri katillerin, aklında bir sürü soruyla dolaşan dışlanmış hayatların öc alma çabası, tam da böyle bir dünya düzeninde filmlere yansıyor.. The Exorcis, Countess Dracula/Kontes Drakula, The Texas Chainsaw Massacre gibi filmler 70'lerin efsane filmleri. ve 80'lerden sonra artık bir çoğumuzun bildiği modern korku sineması tarihi başlıyor. Friday the 13th, A Nightmare on Elm Street, Ghostbusters 1-2, The Shining....






artık 90'lar sonrası için neler dönüp bittiğini hepimiz biliyoruz. beyaz elbise giymiş küçük japon kız çocuğunun korku öğesi olarak kullanıldığı saçma bir dönem. 90'lar sonrası korku filmlerinde dikkati çeken en nitelikli nokta, evrensel bir sorun olan ekolojiydi. genetik üzerine deneyler, çernobil, ilerleyen teknolojinin yan etkilerine bağlı olarak bozulan insan vücutları... Tepenin Gözleri serisi, 90 sonrasının toplumsal mesaj içeren güzel filmlerindendi diyebiliriz. tabi ilk filmde korku öğesi olarak kullanılan (pazarda dağıtıyolar bu kızları) uzun saçlı "küçük kız" öğesini saymazsak. bir de 90'lar sonrası, el kamerasıyla her anı görüntüleyen çılgın gençlerin başına gelenlerle doldu taştı ki, bu da korku sineması sektöründe farklı bir kurgu tarzı olduğundan, başarılıydı. Blair Witch, korkulan öğeyi göstermemesi, bize efsanevi cadı hakkında görsel bir bilgi vermemesi açısından çok iyiydi. eminim filmde uzun saçları yüzünü kapatmış derisi çürümüş bir cadı görseydim, anında filmi kapatırdım zamanıma yazık olmasın diye.. filmde anladılan korku öğesi bir "lanet"ti ve lanetin görseli olmayacağına göre, filmi "hiç bir şey göremeden film bitiyor" diye eleştirenlerin oturup iki kere düşünmeleri gerektiği kanısındayım.

3 yorum:

jane parker dedi ki...

Efenim öncelikle sanırım blogundaki en iyi yazı bu olmuş demeliyim. Sonra da şu sayfanın üstündeki kadına hayran kaldım, annen olduğunu bence kimseye söylemeyelim. Bırak başkaları ünlü bir fotoğraf sanatçısının çalışması olduğunu sanmaya devam etsin. Son olarak da al sana içten bir yorum;

dabbeden korkmadın mı boolum. Bizim evde öyle demiyodun ama!

denizEMEK dedi ki...

çaktırma..dabbeden korktum hemde deli gibi. ama sizin evde korkmamıştım rol yapıyodum. sinemada 8 desibel izleyince korktum nan :S

jane parker dedi ki...

bu arada hayvan mezarlığından çok korkmuştum, hangisi olduğunu hatırlamıyorum ama pascal ismi travmatik bir etki yarattı bende. pascal nouma'dan bile korkuyorum artık, o derece..

Bu gadget'ta bir hata oluştu