beyefendi !

Afyon'un Karacaören köyünden çıkmışız, koca şehir İstanbul'da ekmek paramızı kazanıyoruz. Kocam öğretmen, ben de bankada memurum. iki de küçük kızımız var. bu devirde İstanbul gibi şehirde iki elden maaş alsan da yetmiyor. yarın donsuz dombalaksız kalmayalım diye kiradan,mutfaktan artanla yatırım yapıyoruz. yatırım dediğim de memur kooperatifi. Hani şu sittinsene süren kooperatiflerden. 


Neyse efendim,sene 1995...Bu benim çalıştığım bankanın Çeşme'de tatil kampı var. Çekilişle memurlarını bu kampa gönderiyor,makul bir ücret karşılığı tatil ettiriyor. Biz de her yaz çoluk çocuk köye gidip tarlayla bahçeyle uğraşırız. Çocuklar İstanbul'daki arkadaşlarından denize gittiklerini duyuyor kıskanıyorlar. Herkesin çocuğu velespit, bisküvit diye tutturur,bizimkiler o yaz tutturdular denize gidelim diye. Kocamla oturduk tekezzür ettik,bankanın tatil çekilişine katılmaya karar verdik. Şans bu ya, ilk katılmamızla kazandık. Eşyaları sallasırt ettik gittik Çeşme'ye...


Kahvaltı,öğlen yemeği,akşam yemeği oradan. Erkenden kalkıp yemekhaneye gidiyoruz her sabah. Kahvaltımızı edip, artan reçel, peyniri de çıkınımıza koyup palas pandıras kampın plajına gidiyoruz. Neme lazım,kamp kalabalık, şemsiyeler şezlonglar hemen doluyor. Şunun şurası bir haftalık tatil. Çocuklar bol bol denizde çimsinler,mayo değiştirmekle fazla zaman kaybetmeyelim diye mayolarımızı da önceden entarilerimizin içine giyiyoruz. 


O sabah yine mayolarımız içimizde, kahvaltımızı bitirmişiz hemen şemsiye şezlong kapmaya gidicez. biz kızlarla hazırız da, benim koca kaplumbağa gibi adam. Çayını içer bir saatte, gazetesini okur bir saatte, gerinir govunur bir saatte... Onu mu bekleyeceğiz, aldım kızları gittim plaja. Artık o arkadan gelecek keyfince. 


Kızlar denizi görüverince baharın tavına girmiş aygır gibi şahlanıyorlar,eteklerini yere savurup suya koştular. Ben de boş bi şezlong bulup serildim, gazetemi okuyorum. Bir an bir gürültü oldu. Bağırışmalar, gülüşmeler... Gazeteyi indirip etrafıma bir göz attım, herkes bu yana bakıyor. Yan taraftaki şezlonga bir baktım ki, amanın... Benim koca gelmiş de denize girecek,soyunuyor. Amma içine mayosunu giymeyi unutmuş. Donuyla kalakalmış. Kendisi de ağır işitir, ak sakallısından yok sakallısına herkes buna sesleniyor, bu duymuyor. En sonunda cankurtaran megafonla bağırdı da bizimki anca oralı oldu : "BEYEFENDİ   BEYEFENDİ!!  LÜTFEN  ŞORTUNUZU GİYİNİZ...!!  "  Hiç tanımıyormuşum görmemişim gibi gazeteyi tekrar yüzüme örttüm. Neme lazım, bankanın kampı burası, adım  "soyunan adamın karısı" na çıkar...Şimdiki gibi mezhebi geniş insanlar değiliz o yıllarda..İçimden silme sıvama küfrediyorum benim adama. O da korkmuş utanmış, bi donuna bakıyor bi etrafa... Hemen hızlıca giyindi de odaya gitti mayosunu almaya...


Milletin diline pelesenk oldu o günden sonra beyefendi lafı. Gören  "beyefendi nasılsınız bu gün" diyor...  Allah allah, ortalık yerde soyunan adamı neden bu kadar sevdiler bilemedik  Kocam yıllardır mekteplerde öğretmenlik yapıyor ilim irfan öğretiyor, daha kimsenin ona "beyefendi" dediği olmamıştır. Sonradan sonradan anladık ki beyefendilik öyle mürekkep yalamakla olcak iş değilmiş.  


Bu memlekette her soyunan beyefendi oluyormuş.

2 yorum:

capoupascap dedi ki...

Annemin rahatsızlığı için Çapa'ya gittik bir gün. Girişte önce kayıt yaptırmak gerekiyor. Annem rahat yürüyemediği için ben gittim bekliyorum. Önümdeki kadınla kayıt yapan adam birden tartışmaya başladılar. Adam, kadının dosyasını bulamamış bir türlü. Kadın da söyleniyor; ''Burada iki kişi çalışıyorsunuz ve her seferinde dosyamı bulamayıp birbirinizin üstüne atıyorsunuz''. Kadın sinirden ağladı ağlayacak. İçimden neyse diyorum, annem beni uyarmadığına göre bizim başımıza böyle bir şey gelmez. Tam o sırada annem geldi yanıma ve ''Bak şimdi görürsün, benim dosyamı da bulamayacak.'' Aradan 5 dakika ya geçti ya geçmedi adam dosyayı bulamadı. Bahane olarak da; ''Kardeşim insanlar iki isimli oldu mu; biz dosyaları nasıl bulalım''ı gösterdi. Biz çıldırdık tabii; sinir küpüne döndüm, çünkü adam bu bahanesini önemsememiş gibi bir de senli benli konuşmaya başladı. Sanki karşısındaki insanlar onun altında ya da o anda devlet dairesinde olduğumuz için alt-üst konumuna girdik biz hastalar ve yakınları da. Neyse o gün sonunda yeni bir dosya hazırlandı, içi boş tabii. Hastayı kontrol etmesi gerek doktor, dosyanın boş olması yüzünden yarım saat boyunca genel bilgi aldı ve öyle müdahalede bulundu. O gün içinde bu tür olaylar birkaç kere yaşandı. Aradan 2.5 ay geçti ve annemle yine Çapa'nın yolunu tuttuk. Bu sefer kaydı yapan kişi başka biriydi ve dünyalar tatlısı, kibar bir adamdı. Bir önceki gelişimizde yaşadığımız sorunu anlattık adama. Meğerse bizimle ilgilenen kişi oranın çaycısıymış. Asıl görevli olan memur izne çıktığında yerine o bakıyormuş. Bunu duyunca beni gülme krizi tuttu. Ast-üst ilişkisine o kadar sıkı sıkıya bağlanmışız ki; karşımızdaki insanları salt birey olarak göremiyoruz ve kiminle senli benli konuşacağımızı ya da kime ''beyefendi'' diyeceğimizi şaşırıyoruz.

denizEMEK dedi ki...

ahaha....harikaymış bu da :)) çaycılara bak sen. bi de çaycının açısından bakmak lazım olaya. iki kuruş daha fazla kazanabilmek için kendi işinin yanında izindeki memurun işine de bakıyor ki belki iki kuruş fazla kazanmıyor bile. emir ilişkisi.

Bu gadget'ta bir hata oluştu